hukuk ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2009 Pazar

Yakın Zamanda Okuduklarım Ya da Yeniden Okuduklarım:


Alice Walker: By the Light of My Father's Smile

Amy Tan: The Bonesetter's Daughter

Annie Proulx: Close Range Wyoming Stories

Behçet Çelik: Dünyanın Uğultusu

Bookless in Baghdad: Reflections on Writing and Writers

David Rieff: Swimming in a Sea of Death: A Son's Memoir

Donald E. Westlake (Richard Stark): Flashfire

Hasan Ali Toptaş: Kayıp Hayaller Kitabı

Irvin D. Yalom: Staring at the Sun: Overcoming the Terror of Death

Irvin D. Yalom: Momma and the Meaning of Life

Irvin Yalom: The Schopenauer Cure

İnci Aral: Unutmak

Ingrid Noll: Ladylike

James Salter: Burning the Days

John Updike: Of the Farm

Murathan Mungan: Kadından Kentler

Orhan Pamuk: Masumiyet Müzesi

Shashi Tharoor: Riot

Stephen King: On Writing

Susan Sontag: In America

The Crown Crime Companion. The Top 100 Mystery Novels of All Time Selected by the Mystery Writers of America, annotated by Otto Penzler, compiled by Mickey Friedman (New York, 1995)

Hukuk ve Edebiyat Konusunda da Düşündüren Eserler




16 Mayıs 2009 Cumartesi

Türk Ceza Kanununun 301. Maddesi İçin Israrlı Öneriler



Hukuk ve Edebiyat, aynı evrende herşeye kadir iki düşman mı? Hem hukukun edebiyatı ele alışı, hem de edebiyatın hukuku işleyişi üzerine çok söz söylenebilir. Özellikle ceza hukuku çağlar boyunca yaratıcılığın önüne ciddi engeller koymuş. Lady Chatterley'in Aşığı, Oğlak Dönencesi gibi büyük eserleri yasaklayan uygulamalar, batı dünyasında artık geçmişte kaldı. Ama Türkiye'de yazarlar, hem eserlerinin içerikleri, hem de kamuoyuna karşı dile getirdikleri düşünceleri nedeniyle hala yargılanabiliyor. Ceza Kanununun 301. maddesi, sadece özgür düşüncenin ve yaratıların diğer türlerinin değil edebiyatın da önündeki hukuksal bir engel.
301. Madde Kaldırılamayacaksa En Azından Madde, Daha Özgürlükçü ve Eşitlikçi Bir Koruma Sağlasın

Yeni Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesinin, düşünce özgürlüğünü haksız olarak sınırlayan bir biçimde uygulandığı pek çok davaya tanık olmaktayız. Bu suçun işlendiği gerekçesi ile açılan bazı davalar, sanıkların beraati ile sonuçlansa da, açılan davaların otosansür yaratması tehlikesi gözardı edilmemelidir. 301. MADDE KALDIRILMALIDIR. Eğer kaldırılmayacak ise, hiç olmazsa, maddeyi az da olsa özgürlükler hukukunun isterlerine uygun bazı ciddi değişiklikler yapılmalıdır fikrindeyiz.
301. Madde Nasıl Olmalı?
Yeni Türk Ceza Yasası'nın 301. maddesi kaldırılamasa bile, bu maddede, gerek özgürlüklerin mutlak koruma taraftarı olan kesimlerin, gerek Türklük, cumhuriyet, devletin kurum ve organları gibi değerlerin de korunması gereğine işaret eden kesimlerin taleplerini tatmin edici ve uzlaştırıcı bir değişiklik yapılması gereksinimi ortadadır. Böyle bir uzlaşmaya giden yolda hem özgürlüklerin gerektiği ölçüde korunması hem de belirli toplumsal duyarlılıklara saygı gösterilmesi çabalarına katkıda bulunmak amacıyla, hem kurmaca yazarı olarak hem de -ceza hukuku ve düşünce özgürlüğü alanında uzun zamandan beri araştıran ve çalışmalar yayınlayan bir akademisyen olarak- bir öneri getirmek istiyorum. Bu önerileri aşağıda sıralamak istiyorum:
301. ve 216. Madde Hükümleri
Yürürlükteki 301. madde ve 216. maddeler birarada değerlendirilip, bir uzlaşma formülü bulunulabilir. Bu formülü ortaya koymadan önce, Yeni Türk Ceza Kanununun 301. ve 216. maddeleri hükümlerini anımsatmak isterim:
“Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama
MADDE 301-(1)Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.”
Madde 216 - (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
301. Maddeden Açılan Davalar Hangi Unsur Üzerinde Yoğunlaşıyor?
5759 sayılı yasa ile 30/4/2008 tarihinde değiştirildiği şekliyle Türk milleti, cumhuriyet, devletin kurum ve organları gibi değerlerin korunması amacıyla ihdas edilen 301. madde ile ilgili yargılamalar değerlendirildiğinde, ceza davalarının özellikle Türk milletini aşağılama fiilleri üzerinde yoğunlaştığı gözlemlenmektedir. Yasayı, düşünce özgürlüğü bakımından meşru bir zemine taşıyabilmek için, açık dokulu ve normatif bir unsur olan "Türk Milleti" ile "Türk Milletine ait olan bireylerin kişi haysiyeti" arasında -muğlak da olsa- bir bağ kurulmuş olması gerçeğini unutmamak gereekir. Hükmün meşru bir zemine, az da olsa taşınabilmesi için, normun, bir millete karşı kin ve nefret temelli açıklamalar yoluyla, o milletin mensuplarının kişi haysiyetlerinin yaralanması fiileriyle mücadele ihtiyacına dayanması gerektiğini unutmamak gerekir.
301. Maddede Yazılı Türk Milleti Asıl Hangi Yönüyle Korunmalı?
Türk Milleti, Türk Milletine dahil olan bireylerden bağımsız, soyut bir değer ya da bir "devlet değeri" değil, Türk milletine ait olan bireylerin kişi haysiyetinin bir parçasıdır. Benzer bir bağ, 216. maddede, 301. maddeden daha açık ve somut olarak kurulmuş bulunmaktadır. 216. maddenin ikinci fıkrasında, halkın bir kesimini sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılamak fiili cezalandırılmıştır. Her ne kadar bu fıkra hükmü de, düşüncenin ifadesi özgürlüğü bakımından eleştirilebilecek bir biçimde kaleme alınmışsa da, yine de 301. maddeden daha somuttur. Çünkü, hüküm yoluyla, halkın bir kesimine mensup bireylerin insan onurunun korunmasının amaçlandığı açıkça anlaşılmaktadır. Bir anlamda, madde ile halkïn bir kesiminin ırkçı ve ayrımcı tahkir fiilllerine maruz kalması önlenmek istenmiştir. Maddenin, özgürlükçü yorumu, halkın bir kesimine mensup olan bireylerin insan onurlarını zedelemeye elverişli tahkir fiillerinin cezalandırılmasını meşru görür.
301. Madde ve 216. Maddede Yapılacak Değişikliklerle Devlet, Siyasal Organ ve Kurumlar, İdare Değil, Kimliksel Bir Haysiyet Değeri Olan "Millet" Korunabilir. Hem de "Her" Millet
İşte yukarıda işaret ettiğim aynı anlayış, yapılacak bir değişiklikle 301. madde için de geçerli kılınabilir ve aslen kılınmalıdır. Çünkü 301. madde ihdas edilirken, soyut olarak Türklüğün değil, Türk milletine mensup bireylerin, Türk olmak bakımından sahip oldukları insan onurlarının korunması düşünülmüş olmalıdır. Buna göre, Türk olmak; belirli bir dini inanca sahip olmak, siyah ya da beyaz ırka mensup olmak, kadın olmak, belirli bir etnik kimliğe sahip olmak gibi, bireylerin insan onuru ile bağlantılı bir kimlik değeri sayılabilir. Diğer kimlik değerleri gibi bu kimlik değeri de, ırkçı ve ayrımcı tahkir fiilerine karşı meşru olarak korunabilir. Eğer 301. madde aşağıda önerdiğimiz gibi düzenlenirse, bu alanda yaşanan toplumsal çekişme ve tartışmalar, önemli ölçüde giderilebilir kanısındayım. Her ne kadar, düşünce özgürlüğü gibi bir temel hakkın 301. madde ile ihdas edilen hükümler yolu ile sınırlanmasına kişisel olarak karşı olsam da, Türkiye'nin içinde bulunduğu ortam ve toplumsal hassasiyet adı verilen tepkisellik, böyle bir uzlaşmayı zorunlu kılıyor olabilir (Hiçbir hukuk dalı, ceza hukuku kadar toplumsal değildir. Bireysel haklara zarar veren fiiller dahi, ancak asgari toplumsal barışı zedeleyen fiiller oldukları ölçüde meşru olarak cezalandırılabilirler. Toplumun birlikte yaşaması bakımından tehlike yaratmayan bazı gayriahlaki ya da zarar verici fiiller bu nedenle suç değil, haksız fiil olarak medeni hukukun alanına girmektedir).
Somut Önerim:
301. Madde KALDIRILMALI ve kaldırılan hükmün bir kısmını kapsamak için 216. maddenin 2. fıkrası aşağıdaki gibi değiştirilmelidir:
Önerilen 216.Madde: (1) Bir millet aleyhine ya da halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden; bunlara karşı şiddet ve keyfi muamele uygulanmasını teşvik eden; bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde...cezalandırılır.
(2) Başkalarının kişi haysiyetini , bir milleti veya halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini tahkir ederek zedeleyen kimse, ... cezalandırılır...
216. maddeye "Bir millet aleyhine" eklenir ise hem Türk milleti kapsanacak, hem de diğer milletler korunacak, böylece madde nesnel bir eşitlik anlayışı içinde işlevini koruyacaktır. Yani düşüncenin içeriği bakımından bir ayrımcılık yapılmamış olacaktır.
301'in Geri Kalan Kısmı?
Bunun yanında, 301. maddenin geri kalan kısmı tamamen KALDIRILMALIDIR. Kaldırılmayacak ise, en azından Türk milleti dışında koruduğu değerler bakımından madde "Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını kamu güvenliğini bozmaya elverişli bir biçimde alenen aşağılayan kişi ...cezalandırılır" biçiminde değiştirilmelidir. Yani bu maddeye "kamu güvenliğini bozmaya elverişli biçimde" unsurunun eklenmesi, hatta kanımızca, "bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde" gibi bir unsurun eklenmesi gereklidir. Ayrıca hiçbir özgürlükçü sistemde hükümetin aşağılanması cezalandırılamaz. Hükümetin siyasal olarak en sert biçimde eleştirilebilmesi, yeri geldiğinde aşağılanabilmesi bile gerekir. Ayrıca, bir yandan hükümeti aşağılamayı cezalandırmak, öte yandan yargılama iznini Adalet Bakanlığı'na vermek kabul edilebilir bir durum değildir. Bu yolla "mağdurun" bir organına yargılama izni verilerek, keyfi idareye yol açılmaktadır.

15 Mayıs 2009 Cuma


HUKUKTA KURMACA -KURMACADA HUKUK
Hukuk ve edebiyat üstüne yazılarımın ilkinde, bir karşılaştırma düzlemi bulmak için "serbest" arayışa gireceğim.

Yumuşak bir sosyal bilim ya da en azından bir meslek dalı olarak hukuk ve bir sanat dalı olarak edebiyat birbirlerine pek yakın sayılmazlar ama çok uzak da sayılmazlar. Hiçbir bilim, sanat ya da meslek dalı bir diğerine o kadar da yakın ya da uzak değil. Neden tıp ve edebiyat, mühendislik ve edebiyat, vs. vs. ve edebiyat olmasın, hatta hayatın her yönü, örneğin din ve edebiyat olmasın da hukuk ve edebiyat olsun? Neden olmasın, olsun da, ben hukuk ve kurmaca (“fiction”) üzerine yazacağım.

Hukuk ve edebiyat derken, şiiri bir yana koymak istiyorum. Şiirin, öyküye ya da romana yakınlığı, kanımca, bir öykünün ya da romanın, bir senfoniye ya da resme yakınlığından fazla değil. Yani kurmaca deyince, bu denemeyle sınırlı olarak, özellikle öykü ve roman alanlarının hukukla ilişkisine değinmek istiyorum. Drama sanatlarını da şimdilik dışlayayım. Ama sadece şimdilik! Çünkü hukukla dramatik sanatlar arasındaki ilişki; hukukla öykü ya da roman arasındaki ilişkiden çok daha yakın olabiliyor.

Önce Söz Vardı, Hep Söz Olacak

Akla gelen ilk ortak nokta, hem hukukta hem de kurmacada söz kavramının taşıdığı özel önem. Söz kavramıyla ilgili olarak hukukla kurmacayı birbirine yakın kılan yönler, bir anlamda her ikisinin paylaştıkları temel sorular. Belki farklılık, bu sorulara verdikleri yanıtlarda. Önce paylaşılan sorular hakkında kafa yoralım.

Tamam, her ikisi de bir söz söylüyor. Ortada kullanılacak bir dil, hatta dilsel-yorumsal/dilsel-iletişimsel bir dil olmak zorunda da, ne sözü söylenecek?

Hukuk açısından kuralın ya da hükmün sözü asıl olurken, kurmaca açısından önemli olan hikayenin sözüdür, diyebilir miyiz? Başlangıç olarak diyebileceğimizi kabul edelim. Kuralın sözünü yasa koyucu, hükmün sözünü yargıç söyler ve yargıcın sözü, kuralın sözüne uygun olmak zorundadır. Zorundadır da, her zaman yargıç sözü, kural sözüne uyar mı? Uymayabilir. Kural ile yargı hükmü arasında “yorumda kaybolan” pek çok şey olabilir. Peki kuralın sözü neye uygun olmak zorundadır? Anayasaya. Anayasa neye uygun olmalı? Evrensel ilkelere, evrensel ahlâka veya aklınıza gelen başka yüksek ilkelere, denebilir. Denebilir de, kural, her zaman bu ilkelere uyar mı? Hayır. Antigone trajedisini akıllarına getirenler, bunun nedenini anlamakta güçlük çekmezler. Hukuksal kural-sözü, insana dair (bu kavramı da geniş anlamda alalım) herşeyi (doğal-olaylar hariç şüphesiz), her zaman, her yerde düzenleyebilir ve neye uygun olacağını ancak onu koyanlar bilir. İster zaman içinde Tanrı sözü kabul edilmiş, ister zaman içinde bir despotun, tiranın ya da kralın, isterse, belki artık, seçilmişlerin sözü olsun, kim koyarsa koysun, hukuksal bir kuralla, her şey düzenlenebilir, yani her söz söylenebilir. Bu aşamada, kuralın mantıklı ya da tabiat kurallarına saygılı olmasının bile gerekmediğini düşünüyorum.
Hangi Söz? Kimin Sözü?

Ama kuralın ya da hükmün sözünün ne olabileceği hakkındaki yargımız, bunların genellikle ne olduğunu anlatmıyor. Yani “olabilirlik”, olayların çoğunluğunda “oluyor olmak” demek değildir. Eğer büyük-sayılar yasasına bakarak, kural-sözünün ve hüküm-sözünün genellikle ne olduğunu düşünecek olursak, kural-sözünün de hüküm sözünün de, arka planda bir hikayeye bağlandığını anlarız. Kural-sözü, olası-hikayelere bağlanırken, hüküm sözü olmuş-bitmiş bir hikayeye bağlanır:

Örneğin Medeni Kanunun 28. maddesi: “Kişilik, çocuğun sağ olarak tamamıyla doğduğu anda başlar ve ölümle sona erer.” Bu kural, hangi olası-hikayeye bağlanır acaba? Şuna olabilir mi?: X, bir anadan doğacaktır, yaşayacaktır ve ölecektir" ya da X, bir anadan doğmuştur, yaşamış ve ölmüştür.


Kurmacada da her söz söylenebilir. Akla gelebilecek her söz. Ama özellikle öykü ya da roman türü hakkında konuşuyorsak, kurmaca, genellikle hikayenin /hikayeleri örgüsünün sözünü söyler diyelim. Hikaye kimin sözünü söylemeli, ne anlatmalı peki? Hikaye de herşeyi, her zaman, her yerde konu edebilir ve neye uygun olacağını kural olarak, ancak (ama yalnızca geçici olarak) onu anlatan bilir.

Son Söz – Bitmemiş Söz

O zaman bir basamak ilerledim, kanısındayım. Hukuk da kurmaca da herşeyi her zaman, her yerde söyleyebilir. Acaba ikisinin arasındaki farkı “söyleyen” ya da “dinleyen” mi yaratıyor? Hukukta sözü ya yasa koyucu ya da yargıç söyler. Genel olarak önce yasa koyucu, sonra yargıç söyler. Ve bu söz, genellikle “son söz” olur. Adı üstünde “yargı”, kesip atmak demektir ve kesin yargı, kural olarak, çözdüğü mesele hakkında bir daha konuşulmasını imkânsız kılar. Kurmacada ise sözü önce yazar, sonra da eleştirmen ya da okur söyler. Bir eserin anlamı (sözü) konusunda, sadece yazarın değil, onu okuyan herkesin söz söyleme hakkı vardır. Hiçbir eser hakkında son söz söylenmemiştir belki. Eserler devamlı olarak yeniden yaratılır, denebilir. Tamam ama, bu eksik bir karşılaştırma oldu. Yasa koyucu ya da yargıç, sözü havaya söylemez. Sözün muhatapları vardır. Bunlar ya yasanın uygulanabileceği kişilerdir ya da yargıç sözünün muhatapları, yani yargılamanın tarafları. Kurmaca sözü havaya da söylenebilir ama sözünün muhatapları çoğunlukla eserin okuyucularıdır. Eseri yazardan başka kimse okumasa da, görünmez bir okur düşüncesi olmadan yazı yazılacağını düşünmüyorum. Yanılıyor olabilirim, daha derinlemesine bir yan-mecrada tartışılabilir. Yani eserimi sadece ben okumuşsam bile, ben orada “okuyucu” olmuşumdur, diyorum şimdilik.

“Zor”un Sözü – “Güzel”in Sözü – "Heves"in Sözü

Bu noktada önemli bir fark ortaya çıkıyor. Hukukun sözünün muhatapları, zoraki muhatap, kurmacanınki öyle değil. Yine hukukun “son söz’lüğü” ile kurmacanın sözünün “yarım, eksik, tamamlanmamış, hatta kayıp” söz’lüğü. Hukukun sözünün muhatapları, söze katlanmak zorundadır. Kurmacanın söznünün muhataplarının ise böyle bir mecburiyeti yoktur, yoktur da hukuktaki bu “katlanma mecburiyeti” nereden çıkıyor? Hukuk, sözü “zorla” söyler, zorla dinletir. Usulüne uygun olmak koşuluyla. Hukukun hangi tarifini kabul edersek edelim, zorlayıcılığın; hukuku, diğer kurumlardan ayıran temel bir özellik olduğunu teslim etmemiz gerek. Belki kurmacanın da bir usulü vardır –hatta kurmaca da usulüyle olmak zorundadır- ama zor’la güzellik olmaz.

Zorla güzellik olmaz, deyiverdim hiç düşünmeden. Bu, hukukla kurmacayı ayıran temel bir yöne işaret ediyor olabilir mi? Kurmacanın sözü, güzel olsa çok “güzel” olur (güzelliğin tam olarak ne olduğu ve kurmacanın sözünün güzel olmak zorunda olup olmadığı tartışmalarını şimdilik bir yana bırakarak söylüyorum). Hukukun sözü nasıl olmak zorundadır? Hukukun güzel olmak zorunda olmadığı açık. Hatta hukuk, hiçbir zaman güzel değildir. Bazı hukuki işlemlerin, örneğin evlenme, sözleşme, evlad edinme vs. anlamında “mutluluk verici” işlemler olduğu açıktır da, mutlu bir işlem, güzel bir işlem demek değildir. Burada güzellik felsefesi tartışmalarına girecek değilim ama bana göre hukukta güzel olan, hiçbir yön yoktur. Bu yargımın, ahlaki bir yargı olarak anlaşılmamasını dilerim. Benim kastettiğim, hukukun ontolojik olarak, güzellik felsefesiyle bir işi olmadığıdır. Bazı meslek insanlarının işlerini iyi yaptıklarını anlatmak için, “adam, şiir gibi dilekçe yazıyor” veya “kadın, bu işin virtüözü” türünden yakıştırmalar, o insanların yaptıklarını şiir ya da resital “mertebesine” çıkarmaz. Bu tür yakıştırmaların nedeni, daha çok, şairlik ya da virtüözlük gibi işlerin, 1. kolay kolay yapılamadığı , 2. dostta-düşmanda hayranlık uyandırdığı için olsa gerek.

Hukuku, güzellikten uzaklaştıran temel bir yön, “zor” kavramında olabilir mi? Hukuk sözü zorla söylenmekle kalmaz, çoğu zaman da “zor’un/cebirin” sözünü söyler. Yani cebir kullanma yetkisinde olanın sözünü, üstüne üstlük, cebir kullanarak söyler. Kurmaca da cebirin (hegemonyal cebirin) sözünü söyleyebilir zaman zaman. Sahibinin sesi olabilir. Ama bu sözü, hiçbir zaman “zorla” söylemez (okutmaya-ikna-yöntemleri olarak pazarlama, reklâm vb. araçlar konusu, şimdilik tartışma dışı kalsın).

Kurmacanın sözü, bir “heves sözüdür”. Aslında “heveslendirme” sözüdür. Söz söyleyenle sözün muhatabı, bir heveste, bir zevkte birleşirler. Bu, biraz da bir ürün ortaya koyan sanayici ile o üründen yararlanan (onu tüketen) alıcı arasındaki ilişkiye benzer. Ama tabii, sadece benzer, aynı şey değildir çünkü: Kurmaca, 1. kuramsal olarak, tüketilmekle bitmez 2. kurmaca “ürün”ünden “yararlanma” estetik bir yararlanmadır. Yani, insanı, kanımca, belki de diğer canlılardan ayıran en önemli ölçüte, ne işe yaradığı yüzyıllardır tarışılan bir “hikayeler uydurma ve uyduruk hikayeyi, uyduruk değilmişçesine izleme” hevesini tatmine yarar. İkinci özellik açısından, kesin bir karara varamadım aslında. Hayvanlar da “yaşama hazırlık” oyunları oynarlar ve insan hayvanının, “yaşama hazırlığında”, kurmacanın oyunsal işlevi önemli olabilir. Yani, yetişmekte olan insanlar açısından kurmaca, zaman zaman bir “oyun” işlevi görebilir de, yetişmiş insan hayvanı da bu “oyunu” sürdürmekte kararlıdır. Ciddiyeti elden bırakmak, ciddiyetsiz ve “yalan” sözde son derece ciddi gerçekler aramak, insana özgü bir heves olsa gerek.



Olmuş Bitmişe Dair Söz, Olana Dair Söz, Olması Muhtemele Dair Söz, Olmasa da Olsun’a Dair Söz

Hukukun sözü bir “zor” sözüdür, dedim. Söyleyenle sözün muhatabı arasındaki ilişki, bırakınız hevesi, genel olarak ya bir mecburiyet ya da zorlanma ilişkisidir. Yasa koyucu söz söylemeye çağrılmaz. Yazar da çağrılmaz. Bu bakımdan benzeşirler. İkisi de insana dair herşeyle ilgili olarak, her zaman ve her yerde “söz” söyleyebilirler. Ama iş, yargılamaya, yani kuralı uygulamaya gelince durum değişir. Yargıç, kural olarak, söz söylemeye davet edilir ama yazar söz söylemeye davet edilmez, kendiliğinden söyleme gereksinimi duyar sözü. Gerçi bazı hukuk sistemlerinde yargıçlar, kendiliğinden işe el atabiliyor, bizde de savcılar, kendiliğinden soruşturma vs. yapar ama hukuk, hikayeler uydurmaz. Hukuk, olası-hikayeleri sonuca bağlar ya da olmuş-bitmiş hikayeleri sonuca bağlar ve bunlar, gerçekleşmesi muhtemel ya da çoktan gerçekleşmiş hikayelerdir.

Yazarın sözü, normal koşullar altında, bir hikayedir ama o hikaye, gerçek midir, gerçeğe aykırı mıdır, olmuş mudur, olmamış mıdır ya da olabilir midir, olamaz mıdır, bilinmez. Yasa koyucu “olmayacak” bir hikaye üstüne söz söylemez. Kural olarak. Yargıç da “olmamış” bir hikaye üstüne söz söylemez. Kural olarak. Yasa koyucu olası-hikayeler ya da olası-senaryolar üstüne söz eder. Yargıç da olmuş-bitmiş bir hikaye üstüne söz söyler. Yasa koyucuyu ilgilendiren, birbirine benzeyen olası-hikayeler hakkında genel ve soyut bir söz söylemektir. Yargıcı ilgilendiren ise, olmuş-bitmiş bir hikaye hakkında son sözü söylemektir.

Hukukun Hikayesi – Kurmacanın Hikayesi

Tamam. Söz “hikaye hakkında” söylenir dedik de hikayenin neresi hakkında ve nasıl söylenir? Yasa koyucu, olası hikayelerde

1. Ya kahramana ne yapması gerektiğini söyler: K u r a l
2. Ya ne yapmaması gerektiğini: Y a s a k
3. Ya da yapacağı şeyi nasıl yapması gerektiğini: U s u l
4. Veya kahramanın yaptığı şeyi yapmış sayıp saymayacağını: T e s p i t
5. Veyahut kahramanın yaptığı ya da yapmadığı şeyin yaptırımını: C e z a, t a z m i n a t vb.

Yargıç da aynı unsurları, olmuş-bitmiş hikayeye uygular. Yargıç da o zaman 1. Ya kahramanın yapması gereken şeyi yapıp yapmadığını söyler: Kurala ilişkin tespit 2. Ya yapmaması gereken şeyi yapıp yapmadığını belirler: Yasağa ilişkin tespit 3. Ya da kahramanın yapacağı şeyi yapması gereken biçimde yapıp yapmadığını belirler: Usuli tespit 4. Veya kahramanın yaptığı şeyi yapmış sayıp saymayacağını: Yargısal Tespit 5. Veyahut kahramanın yaptığı ya da yapmadığı şeyin yaptırımını söyler: Cezayı ya da tazminatı uygular vb. Yani hukuksal anlamdaki hikayenin temel unsurları şunlar olabilir:

1. Bir özne (kahraman) veya özneler (kahramanlar)

2. Bir eylem veya eylemler (eylemi, şimdilik, yapmama kavramını içerecek şekilde tanımlarsak).

3. Eylem veya eylemlerin sonuçları (yasa koyucu veya yargıç açısından ne anlama geldikleri ve o anlama göre alacakları “cevaplar/tepkiler” )


Hukuksal hikayenin 2. unsuru, yani eylem unsuru, kural olarak ve çoğunlukla bir ilişkiden oluşur, yani en az iki kişilik işlerdir. Bunlar, etik açıdan, kural olarak:

1. ya iyi ilişkilerdir, yani anlaşma-ilişkileridir (evlenme, sözleşme)

2. ya kötü ilişkilerdir, yani çatışma ilişkileridir. (boşanma, sözleşmeye uymama, suç)

Yine, hukukun ödül verdiği ya da ödül-yargısında bulunduğu görülmemiştir. Ödül kavramının ayırıcı unsurunun, “bravo, çok iyi bir iş yapmışsın” cümlesinde somutlaştığını kabul edersek. Yargıçlar, davayı kazananı tebrik etmezler.

Hukuk, zaman zaman kınar. Ama sadece zaman zaman. Yargıçlar, kural olarak davayı kaybedeni yermezler. Yerme-kınama, kural olarak sadece ceza hukukuna özgüdür ve suç işleyip de mahkum olana verilmiş, gizli (ve çağımızda çoğunlukla şifreli) bir mesaj gibidir. Eski çağlarda, borcunu ödemeyen de kınanır, hatta hapse atılırdı ama en azından bugün, hukukta yerme kavramının içi gitgide boşalmakta gibidir. Ceza hukuku açısından bile, kınama yargısı gitgide zayıflıyor. “Yakalanmış olmak”, kınanmış olmaktan daha büyük bir sorun artık! Ayrı bir yan-mecra.

Peki yazınsal hikayede ne olup biter? Sadece yazar açısından bakalım. Yazar,

I. Olup olmayacağı belli olmayan ya da olmuş mu bitmiş mi, ne olmuş belli olmayan bir hikaye anlatır. Bu hikaye kurmaca’saldır. Yani, kural olarak uydurulmuştur. Çoğunlukla, olmuş-bitmiş hikayeler, bir kitaba-uydurulmuştur. Kurmacanın anlamını, kitaba-uydurulmuşluk olarak anlıyorum.

II. Bu hikayede de

1. Kahramanlar;

2. Eylemler;

3. Sonuçlar vardır ve

bu hikayelerde de eylemler çoğunlukla karşılıklı eylemlerdir, yani ya iyi ilişkilerden oluşur ya da kötü. Eğer eylemler, kötü ilişkilerden oluşuyorsa, bunlar genellikle çatışma kavramıyla açıklanır. Yazar da, yargıç gibi çatışmayı çözer ya da olduğu gibi bırakır. Ama çoğunlukla çözer. Çözerken ya açık ya da örtülü olarak sanki bir yargılama yapmış gibidir. “Bazarov niye öldü? Oblamov, niye yatıp duruyor?” vb. sorularla, sanki, Turgenyev’in ya da Gonçarov’un, kahramanlarının ölümünde ya da oturup durmasında ya bir durum-tespiti ya da yargısal-çatışma-çözümü anlamı aranıyor gibidir. Bu anlam, çoğu zaman ister istemez ahlakidir, yani (ahlakla hukukun ilişkisi konusunda yürütülecek tartışmalar ve farklı fikirler bir yana, her ikisini aynı-aileye mensup kılan temel kavramın yaptırım olduğu varsayımıyla), az-çok hukuksaldır. Hatta yargısal-hukuksaldır. Hiçbir çatışmanın olmadığı hikayeler yok mudur? Vardır tabii. Çok sayıdadır bunlar. Vardır da biz şimdi, hikayenin 2. unsuru olan “eylemler” konusunun bir alt-unsuru olan “çatışmalı eylemler” bahsindeyiz!

Dramatik Söz

İyi de her konuda kahramanlar, eylemler ve sonuçlar yok mu? Tıpta da var, mühendislikte de, saat-tamirinde de denebilir ama ben hukukla edebiyatın “çok özel” bağını, ilk önce; bu genel çatıda değil; çatının, özellikle, insanın (ya da insan kılığına sokulmuş bir hayvanın ya da nesnenin), kendisiyle ya da kendi dışında ne ya da kim varsa onunla olan ve çoğunlukla “dramatik” olarak kavranması gereken o “özel” ilişkisinin serimi ve işlenmesinde arayacağım. Başka bağlar da var. Onları da arayacağım ama bu başlık altındaki yazınarın konusu, hukukla edebiyat arasındaki bilgisel, betimsel, sav’sal ve anlatısal benzerlikler ya da farklar üzerine olacak, diye düşünüyorum. Bu tartışmayı, iki ana eksende yürütmek istiyorum. Birinci eksen, edebiyatta hukuk, ikinci eksen, edebiyat olarak hukuk. Bu çerçevede hukuktaki temel sorunların, edebiyata yansıması ya da edebiyattaki temel soruların, hukuka yansıması konusunda düşüneceğim. Özellikle kuralın hukuku-adaletin hukuku; kural-yorum; norm-uygulama; savunma-yargılama; hukuk-ahlak arasındaki çoğunlukla çatışmalı olan düzlemler konusunda kafa yormak istiyorum.

Yukarıda hep yasa koyucudan ve yargıçlardan bahsettim. Bir de “avukatlar” var tabii! Onlara ayrı bir bölüm açmak istiyorum. Dünyadaki hiçbir meslek, insanı, avukatlıktaki kadar devamlı ve çok yönlü çatışmalara sokmaz: kendi-kendisiyle, kendi meslektaşlarıyla, kendi-müvekkiliyle, ha tabii, özellikle yasa koyucu ve yargı organlarıyla. Mesleğin esası, “dramadır”.